23 Haziran 2009 Salı

otuzüç mü otuzdört mü?

Bir yaş belirleme sorunu vardır yurdum insanında. Kimisi içinde bulunduğu yaşı söyler sorulduğunda, kimisi bitirdiğini. Ha, gönlündeki yaşı söyleyenleri saymıyorum zaten, ama bu söylediğim gerekten bir sorundur, çünkü özellikle bitirdiği yaşı söyleyenler, içinde bulunduğu yaşı söyleyenleri kabul etmezler "34'ün içindeyim" demelerine rağmen.. Aynı kişilere 6 aylık bir bebeğin yaşı sorulduğunda, veya 18 aylık bir bebeğin yaşı sorulduğunda veya söylendiğinde, böyle bir sorun olmaz ama, her iki formatı da kabul ederler..

Efendim, evet, konumuz yaşgünü, doğumgünü. Gün itibariyle, 33 bitti, 34 başladı. Kutlamayı sevmem, pasta üflemeyi sevmem, hediye almayı sevmem. Bunları zaten beni tanıyanlar bilir. Dün bunun sebeplerini düşündüm, sanırım buldum. Haziran ayı doğumlu olunca çocuğun arkadaşları filan hep tatilde oluyor, kutlama yapıldığında da sadece anne baba ve benzeri yakın çevre kutluyor. E bu alışkanlıktan gelince, bir de serde delikanlılık var, büyümüş bir yengeç erkeği (ki benim diye söylemiyorum, yengeç insanı da güzeldir hani, duygusaldır, çekingendir, evcimendir, ailesine ve sevdiklerine düşkündür filan :) ) kutlamalardan hoşlanmaz oluyor.

Bu kutlamadan hoşlanmamazlık, özellikle işyerinde başgösteriyor. İşyerlerindeki doğumgünü kutlamaları ayrı bir durumdur. İşyerleri tarafından teşvik edilir, personel arasında birlik beraberliği artırır, kutlanana "seni önemsiyoruz" mesajı verilir, katılımcılara "bakın arkadaşınızın doğum günü" mesajı verilir ve beraber eğlenme imkanı sağlanır. Bu kadar sosyolog aynı kanıda olduğuna göre bu psikolojik zırvalıklar, işyerindeki verimin artması için iyi olabilir, ancak aptal olmayan kişi, oynanan oyunun farkındadır, ve zavallı değil ise (luuzır) o ortamdan kaçmak ister. Hah işte, bende her sene bir bahane bulur kaçarım, 12 yıllık tamgünlük işyerlerimde. Sadece bir sefer, önceki işyerimde sürpriz doğumgününe yakalandım, onda da dehlizlere dalmış kablo peşinde dolanıyordum, arkadaşlar çok yorulduk susadık çıkalım artık diyince çıkmak zorunda kalmıştım. Meğer bir oyunmuş, ama oyunu da geciktirmişim :). Bir iş, bir görev edinir ofisten uzaklaşırım, çünkü insanlara anlatılmaz bu oyundan hoşlanmadığım, veya anlamazlar. Geçen sene, görev ile yurtdışında idim mesela, kaçmanın dozu kaçmıştı biraz, kendime bir bira ısmarlamıştım (yoksa Neşe mi ısmarlamıştı?).

Bu sene ise, bir ay önceden planladım, öğleden sonra iznimi alırım, Eymir'e giderim, koltuğumu açar, kitabımı okurum göl kenarında diye. Kaçma planım buydu, ama sonradan yine hastane işleri sebebiyle, plana uyamadım. Ha kaçış başarılı oldu evet, hastanede önce sıra bekleyerek, sonra doktor sırası bekleyerek geçti, kalan zamana da iznimi aldım, şimdi de bu yazıyı yazıyorum işte. Sonuçları bildirmek için anacığımı aradığım da (ki sonuçlar iyi, biraya devam dedi doktor), önce sonuçlarımı dinledi, sonra kutlamasını yaptı ve bloguma bak bugün dedi. http://nedretinmutfagi.eryol.com/2009/06/elmal-turta.html adresli yazıyı yazmış anam, ve beni çocukluğuma götürmüş. O elmalı turtayı ne çok severdim. İlk yaptığı zamanı hatırlıyorum, ne harika birşey bu, bunu gerçekten sen mi yaptın diye şaşırmıştım. Yumuşacık elma püresi üzerinde kıtırlaşmış şeritler. Lise zamanlarında ki bir kız arkadaşımla okuldan sonra eve geldiğimizi, Commodore oynayıp o elmalı turtadan yediğimizi ve akşamına bizimkilerden sağlam azar işittiğimi de hatırladım. Ama o turtanın tadı hiç gitmedi damağımdan. Teşekkürler anam, eline sağlık. Blogunda benim adımın geçmesi, nedendir anlamadım ama heyecanlandırdı beni, bu da çok ilginç.

Evet sevgili okuyucu, yaşlanıyoruz. Hepimiz yavaş yavaş yaşlanıyoruz. Düşününce, hala çocuğuz ama anam babam benim yaşımda iken, ben sokaklarda koşturuyordum. Şairin belirlediği yolun yarısı geldi geliyor. Bünye ufaktan teklemeye başladı, bir iki sinyal veriyor artık, ben duymak istemesem de. Eskisi kadar çok içemiyor olmak, içsem bile resmen iki gün travma geçiriyor olmak bile bir işaret. Sonuç? Yok tabi ki, sadece bir gerçek işte. Veya herkese ayrı bir sonucu var, çıkarımlarsan. Ben mesela alışverişe verdim kendimi, bir sürü pantolon (kot-kumaş), gömlek aldım, markalı markalı hepsi. Eskiden dalga geçtiğim iç çamaşırıni bile bilmemne marka giyer o kokoş tanımına uygun olarak, kokoş markalı don atlet aldım. Çorap bile o kokoş markalardan alındı. Bu kadar kokoşluğa vurunca kendimi, gittim bir de gözaltı kırışıklık giderici aldım, erkekler için olanından, bir süredir görüyorum çünkü, kırışıklıklar başladı :) Son dönemde sakal traşı için farklı metodlar dener oldum, keyifli traşlar için araştırmalar yaptım (ayrı bir yazı olarak vereceğim sizlere sonuçları). Komik ama kendime bakar oldum biraz biraz. Ve bunları da böyle ifşa ediyorum ki, yarın öbürgün gördüğünüzde lafı sözü olmasın, donumu marksensipensırs dan giyiyorum artık.

Zor bir yıl 2009, umarım herkesin kolayına olur, herkesin dilekleri gerçek olur. Ersan'ın dediği gibi "el açıp amin demeyen evde kalsın inşallaaahh" (sahi Ersan'a gitsek..).

Bu kadar..

0 yorum:

Yorum Gönder