30 Haziran 2009 Salı

biralar..

Biri biter, yenisi gelir...

29 Haziran 2009 Pazartesi

Mavi Yolcunun Rehberi

Mavi yolculuk, ahşap guletlerle, bare boat / kotra denilen yelkenlilerle veya motorlu teknelerle, Akdeniz ve Ege koylarında yapılan keyifli bir tatil çeşididir. Niyetim ileriki zamanlarda, 5 yıldır çıkıyor olduğum mavi yolculuklardan edindiğim bilgileri sizlerle paylaşmak yönünde. İlk olarak eşimle beraber, bu seneki mavi yolculuk ekibimizde yeralan ve daha önce mavi yolculuk deneyimi olmayan arkadaşlarımıza yönelik hazırladığımız bu yazıda, mavi yolculuğa gidecek olanların en temel soruları olan Yanıma ne alacağım? ve Tekne kuralları konularını açıklığa kavuşturalım istedik.

Giderken

1. Yanınıza bol bol tişört, mayo ve şort alın. Teknede yatıp yuvarlanıp, kalkıp denize girip, sonra yeniden yatıp yuvarlanaksın. Akşam yemeklerinde göz kamaştıracağım, çeşitli elbiseler getiririm diyorsan, tebrik ederiz.


2. Gece yıldızların altında uyumak isteyenler için, gece yarısı teknenin üzerine düşen çiğ sebebi ile kafayı üşütmemek için, uzun kollu penyeler ve penye bereler alınması önerilir. Sonrasında kafam dondu demeyin :)


3. Yüzme gözlüğü, maske ve şnorkel, mavi yolculukların deniz mavisinin içini görmek için şart. Renkli balıklar, deniz yıldızları, kayaların arasında öyle takılıyorlar. Durulan koylarda onları izlemek, her farklı renkte canlı gördüğünde kafayı sudan kaldırıp "aha kırmızı deniz şeysi" "aha mavilisi de var" diye etrafa haber vermek, güzel bir aktivitedir, önemlidir. Karadan edinilebilecek uzun bir sopa ile patlatacağınız deniz kestanelerine üşüşen envai çeşit yaratık (balıkların yanısıra rengarenk çiyanlar da mevcut tabi) ile gün boyu cebelleştikten ve hepsini gördükten sonra, gece denize girmek konusunda pek o kadar hevesli olunmayabilir, benden söylemesi.


4. Tekne yol alırken rüzgarda ben malzemelerimi iyi koruyamam diyorsanız, gözlük, maske ve şnorkelin yedeklerini de almayı unutmayın

5. Teknede yalın
ayak dolaşılır ama başı kabak dolaşılmaz. Kafaya güneş geçer alimallah, şapkanızı yanınızda bulundurun. Tekne, özellikle seyir halinde iken (sizin manzarayı seyriniz değil, teknenin deniz üzerinde hareket halinde oluşu, seyrü sefer) çeşitli yönlerden rüzgar alabilir. Onun için şapkanıza mukayyet olun, hatta mümkünse yedek şapkanızı bavulda bulundurun.

6. Gözlerinizi güneşten korumak istediğiniz durumda güneş gözlüklerinizi de yanınıza almayı ihmal etmeyin.

7. Gözlük kullananlar için, deniz altındaki renkli balıkları net görmek istiyorsanız, yanınıza lensleriniz almayı ya da numaralı yüzme gözlüklerinizi almayı unutmayın!


8. Palet takmanız şart olmasa da guletle tekne tatilinin ana ilkesi olan tembellik adına, denizde minimum enerji harcamak adına gereklidir.


9. Deniz ayakkabısı. Şart değil, ama koyda tekneden atladıktan sonra karaya yüzünce, karaya adım atabilmenizin iki yolu var: Paletleriniz ayağınızda olacak, geri geri çıkacaksınız; veya deniz ayakkabısı denen nane ayağınızda olacak, evrimin denizden karaya doğru büyük adımlarını gururla tekrarlayacaksınız.. Hele ki karaya ayak bastıktan sonra az gerideki ağaçlara, sahilimsi boyundaki taşlara kabuklara filan meraklanırsanız, karada paletle dolaşma teknolojisi henüz gelişmediğinden ya her adımda hoplaya zıplaya evine girmiş pembe panter edasıyla dolaşacaksınız, ya da ayağınızda deniz ayakkabıları, muzaffer bir komutan edasıyla karayı keşfe çıkacaksınız. Bu meretlerle de yüzmesi biraz zor oluyor, demedi demeyin..


10. Fotoğraf makinası. Her ne kadar hemen herkes fotoğraf makinası getiriyor olsa da, yine de elinizin altında bir fotoğraf makinası olması fena olmaz.. Su altı fotoğraf makinası, teknede şefkatlari toplamanıza vesiledir... Yolculuk dönüşü tüm fotoları birleştirip paylaşmak ve sonra bir yıl boyunca fotoğraflara da bakarak teknedeki gibi gargara yapmak, güzeldir, zevkle yapılır...


11. Güneşten korunmak için, başlangıç için 50+, sonrasında kullanmak için 30 ve/veya daha düşük faktörlü güneş kremlerinin yanınızda olması, gün boyu denizde ve teknede sizi koruyacaktır. Bunun yanında akşam duştan sonra kullanmak üzere, güneş sonrası nemlendiricinin olması da gün boyu aldığınız güneş ışınlarının etkisini azaltarak sizi rahatlatacaktır.

12.
Teknede genellikle herkes için birer banyo havlusu bulunur. Bulunmayan teknelere de rastladığımız olmuştu. Bu bağlamda hem sürekli denize girip çıktığınızda kurulanacağınız, hem de banyodan sonra kurulanacağınız toplamda 2 havluya ihtiyaç duyarsınız. Sürekli suda olduğumuz için bizim tercihimiz kişi başı 2'şer adet güneşlenme havlusu götürmekten yana :) Havlular ağır geliyor derseniz, birinin yerine peştemal de alabilirsiniz? Ha akşam yemeğine tuvalet giyip gelenle bir olur, sizi de tebrik ederiz, o ayrı :)

13. Uzun saçlı bayanlar için; teknede genellikle baş havlusu bulunmamaktadır. Bu sebeple yanınızda bir de küçük baş havlusu almakta fayda vardır.


14. Bayanlar için; sürekli suda olunduğundan her suya girişten sonra banyo yapılamadığı için, saçlarınızın keçeleşmesini önlemek adına saç kremi kullanabilirsiniz. Tekne kenarında tatlı su ile tuzlu suyunuzu akıttıktan sonra, mayonuzu değiştirmek için kabine indiğinizde saçlarınıza da krem sürüp yukarı çıkmak çok pratik olmaktadır.

Teknede


1. Kaptan. Teknenin belediye başkanı. Kaptanın teknesinde misafir olmamızın yanısıra, herhangi bir durumda teknedeki herkesin başıdır, yönetenidir, kural koyucusudur.
Onun haricinde guletlerde genelde bir gemici ve bir aşçı bulunur. Gemicilere miço demeyin, miço bu işe ilk başlayan, en amele kişilerdir, gemiciler kaptan yarısı gibi bir mertebeye yükselmiş olduklarından miço yakıştırmasına bozulurlar.

2. Kıç. Teknenin gidiş yönüne göre arka kısmının adıdır. Bir organımız değildir, tekneye hakaret edilmemektedir, sadece bir yer tarifi yapılmaktadır. Burada teknenin bir merdiveni vardır, limanlarda tekne kıçtan bağlanır ve bu merdiven iskeleye indirilir ki karadan yürüyerek tekneye binilebilsin.

3. Kamaralar. Çift kişilik yatağa sahip, banyosu ve tuvaleti içerisinde, deniz manzaralı küçük bir penceresi olan, iki kişilik odacıklar.. Bizim kamara kullanımımız, eşyalarımızı koymak, üst baş değiştirmek, tuvalet ve banyo amaçlı olur, uyumak için açık havayı tercih ederiz.


4. Kamara ve banyo ışıklarını, içerideyken açın (bu kısmı kolay), dışarı çıkarken de kapalı olduğundan emin olun. Gezinin ortasında akü bittiği için başka bir tekneden yardım beklemek, arkada rahat rahat yatıp bira içmeye tercih edilmez. Bence...


5. Karadan tekneye çıkılırken, ayakkabılar çıkartılarak sepete konulur. E bir hafta boyunca oralarda yatıp yuvarlanacağız, o sebepten teknede ayakkabı ile dolaşılmaz. Yine tekneden karaya çıkarken, sepetten ayakkabı alınır, merdiven başında giyilip gidilir.


6. Teknede yalınayak dolaşılır da, teknenin dış yüzeyinde ıslak ayakla yere basılabilecek iken iç yüzeyleri ıslak ayakla kayganlaşır, içeriye girmeden ayak altını kurutmakta fayda var. Her zaman hafif hafif sallanacak olan teknede, bir de ayağınız kaymasın, teknede iç mekanlara girerken tutunun. Yapılmayan bir öneridir, onun için yineleyeceğim: İç mekanlara girerken tutunun yahu, düşersiniz.. Bir de iç mekan
lar o kadar yüksek değildir, özellikle eşiklerde kafanıza dikkat edin (uzun boylular sözüm size).

7. Teknenin kapalı alanlarında sigara içmek yasaktır. Bu, yeni kanunumuzla ilgili değildir, komple ahşap olan bir teknede, kamarada filan sigara içerken etrafı yakmayasın diye konulmuş bir kural. "Yok kardeşim, ben tuvalette içerim" diyorsanız, lise çağında babanızın evinde içer gibi kaptandan ve mürettebattan gizli içmeniz gerek. Bir de sağı solu yakmamaya ekstra özen göstermek gerek, sonra "bi tekne dolusu okumuş adamdılar, ama tekneyi yakıp gittiler" demesinler arkamızdan..

8. Teknenin bir merdiveni de sağ tarafında (sağ: sancak, sol: iskele) bulunur. Denize atlamadan girenler (mesela ben), paleti, maskeyi, şnorkeli elinize alıp, buradan denize inebilirsiniz. Merdivenden inildiğinde ayak bileğinde bir su seviyesi olacak, sonrasında ister oraya oturup serin sulara bırakın bünyeyi, isterseniz artık atlanabilir bir mesafe diyerek atlayın. Denize nasıl girmiş olursanız olun, tekneye çıkışın bir yolu var, oda bu merdiven :). Aynı zamanda bu merdivende duş teknolojisi de bulunmakta. Efendim, tekne aksamında tuzlu izler bırakmamak, dolayısıyla zarar vermemek için denizden çıkarken, bu merdivende duşumuzu alıyoruz. Bu sayede 5 dakikada kuruyacak olan bünyede kaşınma ve tuzlu tuzlu yanıp abuk sabuk izlere sahip olma gibi gereksiz işlerden de kişiyi uzak tutar.


9. Deniz merdiveninin bir başka görevi daha vardır, önemli bir görev. Tekne seyir halinde iken bu merdiven yukarıya çekilir, buraya kadar tamam. Ama, denize girebileceğimiz zamanı da bu merdiven gösterir. Şöyle ki bir koya girdik, sıcaktan kavrulduk. Koyda fıstık gibi, cam gibi deniz. Kaptan teknenin kıçını karaya verdi, geri geri gidiyor. O arada gemici atladı motora, teknenin kıç tarafındaki ipleri bağlamak üzere karaya doğru götürüyor. Tekne kıçtan karaya bağlandı, şimdi teknedeki halatların boşluğu alınıyor, halatlar geriliyor. İyice gerildi, bu sefer önden atılan demirin payı toplanıyor. Bir koşturmaca, bir nümayiş.. Bittiğinde, motor durdurulur, kaptan bir daha kontrol eder, sonra da merdiven aşağıya salınır. Bu denize girebilirsiniz demektir, buyrun serin sulara.. Motor çalışırken denize girmeyin, siz denizde iken motor çalıştırılırsa (hangi tekne olursa olsun) teknenin arkasından uzaklaşın. Yüzerken, demirlemiş diğer teknelerin uzağından geçin, özellikle kıç tarafından uzak dolanın. Yüzerken tekne görürseniz, durun bir bakın, sabit mi, hareket halinde mi, motoru açık mı, ne yöne gidiyor kestirin, sonra güvenli bir şekilde ister yüzün, ister dalın.


10. Bir üstte anlattığım demirleme hadisesinin benzeri, limana yanaşırken de yaşanır. Bu demirleme ve demir alma işlemleri sırasında, kıçtaki halatlardan ve baştaki demirden uzak, koşturan mürettebatın yoluna çıkmadan, yatıp yuvarlanmak lazım. Yakarsın bi cigara, açarsın bi bira, az sonra gireceğin denize bakarsın, ortağınla gargara yaparsın, olmadı daha erken diyip masaya oturur, beşe basmalı pişti atmaya başlarsın.


11. Paletler ve sair deniz malzemesi için, başta ortak bir yer belirlenir (kaptana sorulur), hepsi bir arada orada durur. Genelde, deniz merdiveninin olduğu yerde, burnun başladığı yerde konulur. Bu malzemeyi de denizden çıkarken alınan duş esnasında tatlı suya tutmak gerek, hem güneş altında tuzlu kavrulmasınlar, hem de tuzlu suyu taşımasınlar diye.


12. Tekne, özellikle seyir halinde iken (sizin manzarayı seyriniz değil, teknenin deniz üzerinde hareket halinde oluşu, seyrü sefer) çeşitli yönlerden rüzgar alabilir. Onun için etrafta uçabilecek şeyler bırakmayın. Havlu, mayo vesair eşyaları iyi bağlayın, gözlük, şnorkel, palet gibi eşyaların uçmayacak konumda olduğuna bakın, kağıt, gazete, iskambil vb malzemeye bakın.
Özetle tüm malzemeleri sıkıştırıp, uçmamasını sağlayın, teknede senin benim olmaz :)

13. Kuruması gereken havlu, mayo, don, atlet, tişört vb eşyalar için, teknenin burnunda ipler bulunur. Eşyalar mandalla bu iplere asılabilir, ama yine de ip etrafında bir tur bağlamak, ani çıkacak bir rüzgara karşı iyi bir önlemdir, sonra mayosuz kalırsınız alimallah..


14. Kamaralarda eşya düzeniniz de önemlidir. Teknenin seyir halindeki sallanması ile eşyalarınız dökülebilir, düşebilir. Genellikle odalar buna göre dizayn edilmiş olur, kapaklı dolaplar filan bulunur. Ama mesela şampuan, parfüm, kolonya vb şişemsi malzemeleri dik olarak dizdi iseniz, teknenin ilk hareketinde hepsi devrilir, dökülür.


15. Tekne seyir halinde iken, sizde bir tarafa geçin ve manzarayı seyir halinde olun. Dolaptan bira alacaksanız, dalgalarla sallanan teknede düşmenizi istemeyiz, sağa sola tutunarak yürüyün. Bir de herkes ayrı ayrı bira almaya gitmez, gitmişken bize de getirin ;)


16. Teknede yemek, bir toplu aktivitedir. Herkes uzun sofraya oturur, yemekler dağıtılır ve yemek başlar. Yemek vakitleri ve teknenin hareket vakitleri birbiriyle örtüşür. Hareket
halindeki teknede yemek pişemeyeceği gibi, bulaşıkta yıkanmaz. Bu sebeple, yemek vakitlerine uymakta fayda vardır, sonra bütün günün planı kayabilir. Guletlerle çıkılan mavi yolculuklarda 4 öğün yemek verilir. Kahvaltı, öğlen yemeği, 5 çayı, akşam yemeği. Akşam yemeği içkilerle uzar, koyu muhabbetleri doğurur, eğlencelidir. Bütün günün yorgunluğu ile bünyeler uykuya meyleder. Dolayısıyla, belli bir saatten sonra çevreyi çok da rahatsız etmemek gerekir.

17. Tekne, genellikle günde iki veya üç sefer yol alır. Kahvaltı zamanı, öğle yemeği zamanı ve öğleden sonra, yer değiştirmeler için kullanılır.

Şimdilik bu kadar, gerisini yaşayarak öğrenirsiniz artık :)
Biz şimdiden heyecanlıyız, ekibimiz güzel, teknemiz güzel, umarız herşey güzel geçer ve güzel bir tatil geçiririz :) Sadun Boro'un dediği gibi, rüzgarımız kolayımıza, denizimiz sakin, neşemiz daim olsun.

28 Haziran 2009 Pazar

Cebeci - Bizim Köfteci

Ankara'daki köfte duraklarına devam ediyorum. Uzun süredir bildiğim, yazısı yeni kısmet bir mekanda sıra: Bizim Köfteci. Cebeci'de, Dikimevi Ankaray durağı çıkışında bir mekan burası, apartmanın altında, merdivenlerle aşağıya inerek ulaşılan, duvarları mermer kaplı bir esnaf lokantası.

Bizim Köfteci için çok söze gerek yok, burada enfes köfte yapılıyor, ekmek arasını tavsiye ederim, isterseniz ekmeği kesip köftenin bıraktığı suyuna da banıyorlar, fotoğrafta da göründüğü üzere servis ediliyor. Ek olarak piyaz alabileceğiniz Bizim Köfteci'de, ayran ve Uludağ gazoz favorilerimden. Fiyatlar da gayet makul, güncel bilgisi olmadığından şimdi yazamıyorum. Yolunuz Cebeci'ye düştüğünde gidip köftesini yiyin derim, 10 üzerinden 9 puan verir, bu yazıyı yazarken canımın çektiğini ve ilk fırsatta gidip köfte yiyeceğimi de belirtirim.

İGLO Mezgit Fileto

Siz de görmüşsünüzdür, dondurulmuş gıda piyasasına yeni bir ürün girdi, İGLO. Söylemleri ve reklamları beni tatmin etti, denizde gemi üzerinde temizlenip dondurulan balıklar, dalından toplanır toplanmaz daha nişasta üretmeden şoklanan sebzeler vb. Lakin kabarık fiyatı ve balığın tazesinin zaten bulunuyor olması sebebiyle bugüne kadar deneme fırsatım olmamıştı.

İGLO dan mezgit fileto aldık, 400 gramlık şoklanmış pakette. Fırında 35-40 dakikada pişeceği, her parça için üzerine karabiber ve iki kaşık su konulması gerektiği yazıyordu tarifinde. Ben, küçük bir fırın tepsisine, zeytinyağı döküp, kekik serptikten sonra 4 parça mezgit fileto koydum (toplam 6 parça çıkıyor 400 gramlık kutudan). Su niyetine de 3 büyük domatesi rondodan iyice geçirip, tuzlayıp üzerine döktüm. 45 50 dakika kadar 200 derecede pişti. Sonuç: Oldukça lezzetli.


Özetle bence İGLO ürünler, taze balık olmayan mevsimlerde yavan tatlı besleme levrek, çupra, alabalık yerine güzel bir alternatif olur. Tabi aynı ürün piyasasında Pınar'ın ve başka markalarında ürünlerini unutmamak lazım. Ama mezgit filetoda büyük ve parça et olarak ben oldukça başarılı buldum. Karides ve kalamarlarını da bir ara deneyeceğim. Sadece, üzerinde dondurulmuş halde pişirilmesi, hiç çözülmemesi gerektiği yazan İGLO ürünlerini aldığınız yere dikkat edin, üstü açık reyonlarda değil, kapaklı, dondurma dolapları gibi dolabı olan yerlerden alın ki arada çözülüp yeniden donma olayına maruz kalmış olmasın. Bu arada, fırında balık pişirirken alüminyon folyoya sarılmış sarmısak dişleri ve soğan, muhteşem lezzetler olarak sofranızda bulunacaktır. Yine her türlü deniz mahsülleri ile uyum sağlayabilecek bir Cunda usulü radika salatası veya deniz börülcesi damağınızda eşsiz tatlar bırakacaktır.

Reypenaer Peynirleri

Ne güzeldir peynir. Çeşit çeşit, herbiri ayrı güzel gelir bana. Yurdumun peynirleri zaten güzeldir, İzmir/Balıkesir tulumu, Erzincan tulumu, Kars çeçil peyniri, beyaz peynirler ve eski kaşarlar.. Ama dikkatli almak lazım bir yandan, zira Uğur Dündar'lık penir atölyelerinde de içine süt dahi koymadan yapılanları var. Bildik yerlerden, fiyatı da kontrol edilerek alınmalı peynir.

Kahvaltıda, salatada, karpuzun yanında, meze olarak, türlü türlü yer bulur soframızda peynir. Efendim benim konum ise Avrupa'daki peynirler. Bizim peynirlermizden çok farklılar, öncelikle onu söylemek lazım, ama çoğunluğunu kokusunu ve tadını ağır bulduğum için beğenmem. İtalya'dan alınan bir parmesan mesela, azar azar eritilerek pizza veya yumurta da çok enfes olur. Otellerde türlü peynirler oluyor, incecik, jilet gibi kesilmiş, eski kaşar renginde ama daha sert olan, nefis tatlara sahip, ama nedir isimleri, çeşitleri şimdiye kadar denk getiremedim. Bu yazıda bahsedeceğim peynir, Reypenaer diye bir peynir. Efenim bu peyniri, Wijngaard Kaas diye bir firma üretiyor ve birkaç çeşidi var. Ben tattım bir kısmını ve çok beğendim, sonunda da Reypenaer V.S.O.P. 2 year diye bir çeşidini aldım. içinde kristaller olan, değişik ve yoğun bir aromaya sahip Hollanda peyniri. Uzun lafın kısası, benim gibi bir peynir severseniz ve Avrupa'ya gidince gerek yemelik gerekse hediyelik peynir seçmek, denemek isterseniz bunu da deneyin derim. Amsterdam da Schipol havaalanındaki peynircilerde de bulunabiliyor, biraz muhabbete girerseniz tüm çeşitleri, yapım şekillerini anlatıp tattırıyorlar, peyniri severek satıyorlar.

İncelemek isteyene web sayfası da var: http://www.reypenaer.com

24 Haziran 2009 Çarşamba

ODTÜ MD Vişnelik'te Volkan Konak Konseri

Uzun zaman olmuş, bir konsere gitmeyeli.. Uzun zaman olmuş, yüksek desibelli sesin ardına saklanarak, yüzlerce kişinin arasında bağıra bağıra şarkı söylemeyeli.. Uzun zaman olmuş, beğendiğim bir şarkıcıyı aynı mekanda canlı dinlemeyeli...

Efendim başlık yine Volkan Konak, yine müzik. Yeni bloga geçtim geçeli müzik, hatta Volkan Konak ağırlıklı oldu yazılar, farkındayım, ama bu aralar böyle, müzik köfteden daha çok etkiliyor beni :) Değişik bir yazı olacak bu yazı, içinde itiraflar ve duygular olacak, o yüzden önce "benden" kategorisinde bu yazı, sonra müzik. O yüzden, konser ertesi günü yazmaya başladım, ne zaman bitirip yayınlayacağımı bilmeden. Hadi bakalım becerebilecek miyim..

Koyverdun gittun beni, diye girdi sahneye, Sevdiğim senin aşkın ciğerlerimi dağlar, hiç mi düşünmedin sen sevdiğin böyle ağlar, diye devam ettik hep beraber. Bir farkla, benim gözlerim nemlenmişti. Bu göz nemlenmesi olayı, uzun süredir var bende. Çoğu zaman ben de şaşırıyorum, "ulan ne var burada şimdi gözyaşı dökecek" diye, ama döküyorum işte. Gizlemeyi de iyi öğrendim, burnum akıyor diyip (ki beraberinden burun da akıyor (evet, o derece nemleniyoruz)) kıvırıyorum. Ama bu akşam zor göründü, çünkü daha ilk şarkıda nemlendiysek, yarım saat sonra durum vahim olurdu.

Volkan Konak, özellikle konserin başlarında şarkılar arasında uzun aralar verdi. İkinci şarkıya geçmesi bile neredeyse 10 dakikayı buldu. Ara dediysem, şarkılara ara verdi, ama kendi hayatına uyarladığı fıkralarla güldürerek ve mevcut duruma dikkat çekip düşündürerek devam etti programına. Keyifli idi bu aralar, sonlara doğru kısalıp şarkılar ağırlık kazandı.

Aşk'ı çok iyi tarif ediyor Volkan Konak. İçten hissederek okuyor şarkılarını ve dinleyiciye hissettirerek. İlk dinlediğimde, Ferhat Göçer adlı kişinin programında idi, yine canlı bir performans vardı ve beni çok etkilemişti. Konserde de aynı duygu seli vardı, hissederek dinledik ve eşlik ettik şarkılara. Göklerde kartal gibiydim dedi göğe yükseldik, Kanatlarımdan vuruldum dedi, düştük, yerle yeksan.. Yeşil eriğim benim, içinde hapsolmuş çekirdeğinim senin dedi, aşık olduğumuz kadını düşündük, ona duyduğumuz büyük aşk içinde kendimizi küçücük hissederek. Tahir olmakta ayıp değil, Zühre olmakta dedi, karşılıksız sevmenin büyüklüğünü hissettik, karşılık beklemenin bencilliği altında ezildik.

Arada kendi aşk hikayelerini de anlattı, daha doğrusu eski sevgililerini nasıl kıskandığını. Bir sevgilisinin dizideki öpüşme sahnelerini görünceki halini adamla ben öpüşüyormuş gibi oldum, sakalları ciğerime battı diye anlattı, ardından bir diğerinin ikinci çocuğuna hamile oluşunu ilkine neyse dedim ama ikincisi koydu be diyerek bizleri kahkahalara boğarken onları hala karşılıksız sevdiğini ve deli gibi kıskandığını anlattı. Ardından elimde değil sevgilim, kıskanıyorum seni dedi, yüreğimizi acıtarak..

Ve benim gözlerim durmadı, o kadar ki, ağzıma gelen tuzlu sudan rahatsız olup alenen silmeye başladım gözlerimi, ardından iyice koyverdum gittu musluklaru, maçka deresu gibu.. Bari dedim, bira içeyim, işi sarhoşluğa vurayım, devirdim biraları ardı ardına. Sıra bu şarkılara gelince farkettim ki, Cerrahpaşa'dan ve Hastane Önünde İncir Ağacı'ndan kaçmışım bu zamana dek. Bunları okurken, o sahnede, ben çimlerde nemlendik. Hastaneler çok etkiler beni, gerçekten çok. Bilmiyorum neden, ama çok dertlenirim orada.. Ve yine sözler vurdu suratıma, Herkesun bir derdu var, durur içerusunde..

Toplamda göz kanallarımı iyice temizledim, iyiki varsın diyip içimden, dayanma direğime, eşime sarıldım, Volkan'ı dinleyip kahkahalarla güldük eğlendik. Eşimle stadyum konserlerinde bulduk birbirimizi, şanslıyım ki ortaktır zevklerimiz, dilimizden anlarız.

Zor bir yılın zor bir ayında, Volkan Konak ile boşalttık içimizi Vişnelik çimlerine.. Teşekkürler Volkan Konak...

23 Haziran 2009 Salı

otuzüç mü otuzdört mü?

Bir yaş belirleme sorunu vardır yurdum insanında. Kimisi içinde bulunduğu yaşı söyler sorulduğunda, kimisi bitirdiğini. Ha, gönlündeki yaşı söyleyenleri saymıyorum zaten, ama bu söylediğim gerekten bir sorundur, çünkü özellikle bitirdiği yaşı söyleyenler, içinde bulunduğu yaşı söyleyenleri kabul etmezler "34'ün içindeyim" demelerine rağmen.. Aynı kişilere 6 aylık bir bebeğin yaşı sorulduğunda, veya 18 aylık bir bebeğin yaşı sorulduğunda veya söylendiğinde, böyle bir sorun olmaz ama, her iki formatı da kabul ederler..

Efendim, evet, konumuz yaşgünü, doğumgünü. Gün itibariyle, 33 bitti, 34 başladı. Kutlamayı sevmem, pasta üflemeyi sevmem, hediye almayı sevmem. Bunları zaten beni tanıyanlar bilir. Dün bunun sebeplerini düşündüm, sanırım buldum. Haziran ayı doğumlu olunca çocuğun arkadaşları filan hep tatilde oluyor, kutlama yapıldığında da sadece anne baba ve benzeri yakın çevre kutluyor. E bu alışkanlıktan gelince, bir de serde delikanlılık var, büyümüş bir yengeç erkeği (ki benim diye söylemiyorum, yengeç insanı da güzeldir hani, duygusaldır, çekingendir, evcimendir, ailesine ve sevdiklerine düşkündür filan :) ) kutlamalardan hoşlanmaz oluyor.

Bu kutlamadan hoşlanmamazlık, özellikle işyerinde başgösteriyor. İşyerlerindeki doğumgünü kutlamaları ayrı bir durumdur. İşyerleri tarafından teşvik edilir, personel arasında birlik beraberliği artırır, kutlanana "seni önemsiyoruz" mesajı verilir, katılımcılara "bakın arkadaşınızın doğum günü" mesajı verilir ve beraber eğlenme imkanı sağlanır. Bu kadar sosyolog aynı kanıda olduğuna göre bu psikolojik zırvalıklar, işyerindeki verimin artması için iyi olabilir, ancak aptal olmayan kişi, oynanan oyunun farkındadır, ve zavallı değil ise (luuzır) o ortamdan kaçmak ister. Hah işte, bende her sene bir bahane bulur kaçarım, 12 yıllık tamgünlük işyerlerimde. Sadece bir sefer, önceki işyerimde sürpriz doğumgününe yakalandım, onda da dehlizlere dalmış kablo peşinde dolanıyordum, arkadaşlar çok yorulduk susadık çıkalım artık diyince çıkmak zorunda kalmıştım. Meğer bir oyunmuş, ama oyunu da geciktirmişim :). Bir iş, bir görev edinir ofisten uzaklaşırım, çünkü insanlara anlatılmaz bu oyundan hoşlanmadığım, veya anlamazlar. Geçen sene, görev ile yurtdışında idim mesela, kaçmanın dozu kaçmıştı biraz, kendime bir bira ısmarlamıştım (yoksa Neşe mi ısmarlamıştı?).

Bu sene ise, bir ay önceden planladım, öğleden sonra iznimi alırım, Eymir'e giderim, koltuğumu açar, kitabımı okurum göl kenarında diye. Kaçma planım buydu, ama sonradan yine hastane işleri sebebiyle, plana uyamadım. Ha kaçış başarılı oldu evet, hastanede önce sıra bekleyerek, sonra doktor sırası bekleyerek geçti, kalan zamana da iznimi aldım, şimdi de bu yazıyı yazıyorum işte. Sonuçları bildirmek için anacığımı aradığım da (ki sonuçlar iyi, biraya devam dedi doktor), önce sonuçlarımı dinledi, sonra kutlamasını yaptı ve bloguma bak bugün dedi. http://nedretinmutfagi.eryol.com/2009/06/elmal-turta.html adresli yazıyı yazmış anam, ve beni çocukluğuma götürmüş. O elmalı turtayı ne çok severdim. İlk yaptığı zamanı hatırlıyorum, ne harika birşey bu, bunu gerçekten sen mi yaptın diye şaşırmıştım. Yumuşacık elma püresi üzerinde kıtırlaşmış şeritler. Lise zamanlarında ki bir kız arkadaşımla okuldan sonra eve geldiğimizi, Commodore oynayıp o elmalı turtadan yediğimizi ve akşamına bizimkilerden sağlam azar işittiğimi de hatırladım. Ama o turtanın tadı hiç gitmedi damağımdan. Teşekkürler anam, eline sağlık. Blogunda benim adımın geçmesi, nedendir anlamadım ama heyecanlandırdı beni, bu da çok ilginç.

Evet sevgili okuyucu, yaşlanıyoruz. Hepimiz yavaş yavaş yaşlanıyoruz. Düşününce, hala çocuğuz ama anam babam benim yaşımda iken, ben sokaklarda koşturuyordum. Şairin belirlediği yolun yarısı geldi geliyor. Bünye ufaktan teklemeye başladı, bir iki sinyal veriyor artık, ben duymak istemesem de. Eskisi kadar çok içemiyor olmak, içsem bile resmen iki gün travma geçiriyor olmak bile bir işaret. Sonuç? Yok tabi ki, sadece bir gerçek işte. Veya herkese ayrı bir sonucu var, çıkarımlarsan. Ben mesela alışverişe verdim kendimi, bir sürü pantolon (kot-kumaş), gömlek aldım, markalı markalı hepsi. Eskiden dalga geçtiğim iç çamaşırıni bile bilmemne marka giyer o kokoş tanımına uygun olarak, kokoş markalı don atlet aldım. Çorap bile o kokoş markalardan alındı. Bu kadar kokoşluğa vurunca kendimi, gittim bir de gözaltı kırışıklık giderici aldım, erkekler için olanından, bir süredir görüyorum çünkü, kırışıklıklar başladı :) Son dönemde sakal traşı için farklı metodlar dener oldum, keyifli traşlar için araştırmalar yaptım (ayrı bir yazı olarak vereceğim sizlere sonuçları). Komik ama kendime bakar oldum biraz biraz. Ve bunları da böyle ifşa ediyorum ki, yarın öbürgün gördüğünüzde lafı sözü olmasın, donumu marksensipensırs dan giyiyorum artık.

Zor bir yıl 2009, umarım herkesin kolayına olur, herkesin dilekleri gerçek olur. Ersan'ın dediği gibi "el açıp amin demeyen evde kalsın inşallaaahh" (sahi Ersan'a gitsek..).

Bu kadar..

18 Haziran 2009 Perşembe

Adana Onbaşılar - Park Caddesi


Ankara'da bir Park Caddesi var, eski Ankara'lılar bilmeyebilir, Konutkent 2 ile Uludağ Kebap arasındaki yola saplama çıkan bir cadde. Bu cadde de çeşitli mekanlar bulunuyor, taze biranın keyfi Taps, yılların Tunalı'daki kokoreç veya kumpir ile bira keyfi Kıtır, yeni nesil cafe barlar.. Bu mekanlardan birisi de Adana Onbaşılar, dün akşam denediğimiz mekan oldu.

Ankara'da bir Adana Kebap sevdası aldı başını gidiyor. Çadır Kebap ile başlayan, bol yağlı Adana lezzeti, benim şimdiye kadar bildiğim Adana'dan farklı idi. Sonradan benim bünyeme dokunur oldu Çadır'dan yediğim kebaplar. Bir de Or-An tarafında, Kazancılar varmış, Adana'sı çok meşhur olan. Adana kebap ve yanında rakı, bu mekanların ortak konsepti, en azından benim bakış açımdan :). Efendim, dün akşam gerek çok sevdiğimiz misafirlerimiz ile keyifli bir yemek yemek, gerekse iki kadeh birşeyler atarak günün stresini atmak amacıyla Park Caddesi'ni ve Adana Onbaşılar'ı tercih ettik. Yine uzun bir girizgah oldu, mekan değerlendirmesi başlıyor.

İçli Köfte, kiremitte patlıcan, gavur dağı salatası ortaya, Urfa (acısız Adana), acılı Adana ve ekstra acılı Adana ise herkesin acı tercihine göre sipariş ettiklerimiz idi. Önden bardak altı lahmacun ile minik bir kaşarlı pidecik ve en son gelen kavun karpuz tabağı ikramları.

Önce mezeler. İçli köfte, benim bildiğim şekilde değildi, yağda kızartılmış ve oldukça küçük olmasının yanısıra, dolgu malzemesi kıyma yoğun bir harç değil, humus veya benzeri bir gıda ile yoğun, kıyma/et göremediğim şekilde idi. Bu farklı içli köfte yöresel midir, onu öğreneceğim, ama ben beğenmedim. Gavur dağı salatası denilen, artık her kebapçıda rastlayabileceğiniz, nar ekşisi bol çoban salatasına ceviz serpilmesi biçiminde idi. Salata güzeldir, her şekilde yenilir, ama özel bir isim verilecekse onun özelliklerini de taşımalıdır diye düşünüyorum. Kiremitte patlıcan ise, bir soyulmuş iri patlıcanın güveçe yatırılmış, üzerine tereyağ ile kaşar bırakılmış hali. Severim, özellikle patlıcanın et ile çok güzel bir tadı olduğunu düşünürüm. Onbaşılar'daki kiremitte patlıcan, vasatın altında idi, tereyağının azlığı ve vasıfsız bir kaşar tadı, patlıcana eşlik ediyordu. Güveç te pişmemiş olduğu, güveçin uzun süre sıcaklığını koruyamamasından da belli idi.

Gelelim Adana'lara. Ben, acısız yani Urfa tercih ettim, acıyı çok sevmeme rağmen, sağlığımı daha çok seviyorum :) . Eşim ise acılı tercih etti. Her ikimizin de ortak görüşü, Çadır'dan daha lezzetli olması idi. Diğerlerimiz, ekstra acılı tercih etmişlerdi ve güzel olduğunu söylediler. Bana göre, yağın oranını güzel yakalamışlar ve Çadır'daki gibi yoğun bir yağ tadı ile karşılaşmıyorsunuz. Pişme kıvamıda gayet başarılı, ne kurumuş, ne de çiğ kalmış, tam kıvamında. Uzun lafın kısası, Ankara'da yediğim en güzel Adana diyebilirim, henüz Or-An'daki yere gitmediğimi de ekleyerek.

Ankara'da yaz akşamlarının serinliğinde, şişe biramı yudumlarken insanı ses düzeyiyle rahatsız etmeyen bir fasıl başladı. Fasıllar malesef müşteriyi içmiş ise anırtmak, içmemiş ise veya yanındaki ile konuşmak istiyor ise bayıltmak üzerine kurulu olduğundan, mekanın girişinde gördüğüm fasıl ilanı beni korkutmuştu. Ancak, iftar sonralarında olduğu gibi, sakin, ses düzeyi yumuşak, sözsüz fakat oldukça eğlenceli bir fasıl idi dinlediğimiz. Yemeğimize eşlik etti, sonrasında da bir süre daha keyifli muhabbettimize fon oldu, beğenildi.

Fiyatlar merak konusu olur ise, dün tarihli menü fiyatlarında Adana 13 YTL, mezeler 6-8 YTL, Efes Pilsen 6 YTL (şişe). Bu fiyatlar bence Park Caddesi kavramı için uygun, keyifli bir gece için normal meblağlar.

Geldik sona. Efendim mekana, fiyatına göre vasat bulduğum mezeleri, buna karşın lezzetli Adana'sı ve kaliteli servisi için, 10 üzerinden 7 veriyorum. Bir akşam dost meclisi ile bahçesinde toplanıp sakin fasıl eşliğinde Adana ve beraberinde iki duble rakı götürmeyi planlarıma dahil ettim.

Çekilmez bir adam oldum yine..

Şu son zamanlarda az sayıda yazdığım blog yazılarından anlaşılacağı gibi, Volkan Konak dinlemekteyim son zamanlarda. Ve Volkan Konak'ın, albümünde okuduğu Nazım Hikmet şiirleri, pek bir dokunuyor.. İşte onlardan biri, sevgilisini kıskandığı için hafiften sıyırmış bir adamın serzenişi: Çekilmez bir adam oldum yine.. Şiirin orijinalini deği, Volkan Konak'ın okuduğu halini yazıyorum buraya, orijinali de pek farklı değil hani (ki gugıl sayesinde kolayca da bulabilirsiniz ;) ) .. Sigarayı bırakmaya çalışan ve çekilmez bir adam olan tüm adamlara gelsin :D

ÇEKİLMEZ BİR ADAM

Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, nalet
Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi
Azgın bir hayvan döver gibi
Bu gün çalışıyorum
Sonra birde bakıyorsun ki
Ağzımda sönük bir sigara gibi tembel bir türkü
Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıyorum ertesi gün
Evet, evet ve beni çileden çıkarıyor büsbütün
Kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet
Çekilmez bir adam oldum yine çekilmez..
Uykusuz, aksi, nalet
Yine her seferki gibi haksızım
E Sebep yok, biliyorum olması da imkansız
Bu yaptığım iş ayıp.. rezalet
Fakat elimde değil gülüm
elimde değil sevgilim
Seni kıskanıyorum beni affet
beni affet sevgilim
beni affet...

NAZIM HİKMET

17 Haziran 2009 Çarşamba

Roka - Ankara'da bir köfteci


Ankara'da bir Cuma akşamı ne yapsak düşüncesi içerisinde iken, fikrim geldi Uzun zamandır Bahçeli'ye gitmedik, 7. Cadde'ye gidelim dedim eşime. Fikrim kabul gördü görmesine ama, biramızı nerede içeceğiz sorusu kaldı aklımızda. Bilmiyorum farkediyor musunuz ama, Ankara'da da bira içebileceğiniz yerler giderek azalıyor. Bira kelimesini özellikle kullanıyorum, çünkü alkol almak değil kastım. Güzel bir yemeğin üstüne, veya beraberinde içebileceğiniz, yaz günlerinin dostu buz gibi biradan bahsediyorum. Uzatmadan devam edeyim, Pampero Cafe'yi adresleyerek iş çıkışını bekledik.

Sağolsunlar bizi kırmadılar, Güzin-Onur eşlik etti cuma akşamımıza. Bahçeli 7 de buluştuğumuzda, hem onlar, hem de biz oldukça aç idik. Ben susamışlığımında etkisiyle Pampero'ya doğru ilerlerken, Güzin'den öneri geldi: Köfte çok güzel koktu, canım çekti, hadi köfte yiyelim. Bir süre karşılıklı birbirimizi ağırladıktan sonra (ki bunu sık yapıyoruz), fikir sahibini ikna ederek köfteciye gidebildik. Ulusoy'un olduğu sokakta, hemen Ulusoy'un yanında bir köfteci Roka.

Mekanın bahçesine girerken, benim şaşkınlığım başladı: bahçesinde taburelerde oturulan bir mekan, ortadaki sehpa-masa ya serilen kağıt ve naylon kaplaması üzerine serpilen yeşillikler, daha adımımızı atarken başlayan içten gülümseme ve karşılama, sıcak, sımsıcak bir mekan Roka. Şaşkınlığım ise, 33 yıldır Ankara'da olup ta (evet yaşlanıyorum) buradan haberdar olmamam üzerine idi.

Özellikle dikkat ettim, servis yapanların hepsi istisnasız gülümsüyorlar, ama içtenler. Sıcak bir ortam, çok kanım kaynadı. Rivayet o ki, sahiplerinden veya ortaklarından biri Artvinli imiş, kendime paye çıkardım hemen, bu sıcaklık ondandır işte filan diye :).

Efendim, yeşillikler önünüze geliyor, biterse istediğinizden takviye yapılıyor. Siz sormadan, istemeden, onlar zaten soruyorlar, ama sıkmıyorlar da, yakın bir arkadaşında misafirlikte gibi hissediyor insan. Közlenmiş sarmısak, bilahare geliyor, közlenmiş domates ve biberler ile birlikte. Sarmısağı muhakkak tadın, közlenmişi gerçekten çok farklı.

Efendim ne alırsınız, Köfte, Adana? sorusu geliyor. Masadaki üç kişi köfte siparişi verince, köftesinin çok lezzetli olduğunu tahmin etmeme rağmen tadına bakayım, raporlayayım dürtüsü ile Adana siparişi verdim. Adana için iki seçeneğiniz daha var, dürüm veya ekmek arası olmak üzere.. Ben dürüm seçtim, çok şişmemek adına, lakin köftelerin ekmeğini görünce, ekmekte söylenebilirmiş diye düşündüm. Lezzet olarak Adana güzel, Çadır'da olduğu gibi, veya diğer "Gerçek Adana Kebap" yapanların iddia ettiği üzere kuyruk yağlı değil, az yağlı, ızgarası güzel yapılmış, hafif acılı, çok yerde bulabileceğiniz bir lezzet. Köfte ise, evde yapılan anam babam cızbız köftesi kıvamında, yine yağsız, güzel bir ızgara köfte. Bu arada yağsız diyorum diye kuru zannetmeyin, kıvamı yerinde her ikisinin de.

Keyifli bu yemeğe eşlik eden yeşillikleri tekrar vurgulamak istiyorum, gayet bol ve taze. Yemeğin üstüne hemen çay ikramı, yine güleryüz ile, yine sıcak. Mekan yoğun, kalabalık aslında, biraz bu sebepten biraz da burayı daha önce bilmemiş olmamın verdiği utançla muhabbete giremiyorum bizimle ilgilenen kişiyle. Sonradan sordum, epey bilinen bir yermiş, çevreye paket servisi varmış, tercih edilen bir yermiş.

Son kelamım, mekana 10 üzerinden 9 veriyorum, bu kadar sıcak bir işletmeyi uzun süredir bozulmadan başarıyla işlettikleri için de teşekkür ediyorum. İlk fırsatta tekrar gideceğim bir mekan.

Not: Artık mekanları da kendi içinde kategorize edeyim dedim, köfteciler oldu ilk alt kategori, hadi bakalım.

Doktor-a

Allah, ne doktora ne de doktora ya düşürmesin insanı. Her ikisi de birbirinden can sıkıcı konular.

Gördüğünüz üzere, bir süredir, uzuun bir süredir yazı filan yazmamaktayım. Bu kabızlığın sebebi çok çeşitli olmakla beraber, aslen vaktimin hiçirşeye yetmemesi gibi bir gerçekle de yüzleşmekteyim. Bu vakitsizliğin sebepleri, geçtiğimiz dönem içerisinde yüksek lisans defterini kapatmak üzere tez yazmış olmam, ezik durması gereken bir tez öğrencisi olmadığım için türlü kapris ve sıkıntılarla uğraşmam, üzerine isteğim dışında ara vermeksizin başlayan doktora süreci, ve doktoranın ilk döneminde alınan iki dersten birisinin kifayetsiz bir hoca tarafından verilen bir ders olması (ki o dersi almaktan başka bir çareminde olmayışı) ve diğer dersin yükünü kaldırabilmişken bende ve çevremde başlayan çeşitli sağlık sorunları nedeniyle doktorlarla ve hastanelerle kesişen bir süreç şeklinde sıralanabilir.

Ha tabi bu bahaneler arasına, iş seyahatlerimi de eklemek lazım ama hayatımın ana sponsoru olduğu için işyerim bir mazeret olmuyor. Lakin lüzumsuz ilişkiler, lüzumsuz hareketler can sıkabiliyor, keyifsiz olunca da yazı yazılmıyor.

Bahane çok, yazı yok diyenler, sözüm size.. Yazılar bol, kağıtlara, defterlere yazdım bir kısmını, gerek mekan değerlendirmeleri, gerek seyahat yazıları. Dün itibariyle -a ile biten büyük bahanemi hayatımdan çıkarmaya da karar verdim. Bundan sonra, sağlık konuları can sıkmadığı sürece yazmaya çalışacağım.

sözüm söz :)