Keşke bir şansım daha olsaydı.. Buna karşıyım ben. Hatta "Keşke" kelimesine toptan karşıyım. Birşeyler olmuş, bazı tercihler yapılmış, sonradan "keşke şöyle yapsaydım", "keşke şöyle olsaydı" yaklaşımı sadece insanın kendini üzer. Baştan iyi, düzgün adımlar atmalı insan, sonradan "keşke" demeyeceği, veya attığı adımların arkasında durmalı, "keşke" dememeli, belki kendine ders çıkarmalı, ama "keşke" dememeli.
Bu "keşke"lerin bir başka yönü daha var, kadere isyan. "Keşke o gün sokağa çıkmasaydım, şimdi herşey farklı olurdu", "keşke öbür iş teklifini kabul etseydim, şimdi farklı bir hayatım olurdu".. Farklı bir hayatın olacağı kesin de, hangisinin daha iyi olacağını nereden biliyorsun ey aklı evvel? Birçok olay insanın hayatına yön verir. Misal, ben ÖYS zamanında, sınavdan bir gece önce doldurdum tercih formunu (Evet, bizim zamanımızda ÖYS vardı, tercih formunu doldurup sınava öyle giriyordun), yattım, sonra uykum kaçtı, kalktım, babamla konuşup son tercihimi değiştirdim (ki zaten 7 tercih yapmıştım). Uykum kaçmasaydı, devirip uyusaydım horul horul, şu anda tamamen başka bir hayatım olacaktı. ODTÜ Fizik mezunu olacak idim, uyusaydım ne olacaktı sorusuna verebileceğim tek cevap bu, başkasını bilemem zaten. Son dakikada BİDB'ye işe girişimi anlatmıştım önceki yazılarda, o gün mesela cep telefonum olmasaydı ki yaygın bir teknoloji değildi o kadar, başka bir işte çalışıyor olurdum. Her işte bir hayır vardır.
Neyse, kelebek etkisi kavramına girmek istemiyorum burada, çok "keşke" kullananlara ve sürekli geçmişi düşünüp "öyle mi yapsaydım, böyle yapsaydım ne olurdu" diye düşünenlere söylemek istediğim şu, bu kadar mevcut durumu sevmemek, hayatı sevmemek iyi değil, geçmez ömür, bitmez hayat. Kabullenmek lazım gerektiğinde, "halamın t.şşakları olsaydı, amcam olurdu" hesabına girmemek lazım. Madem ağzı bozduk, iki atasözü daha söyleyeyim tam yeri gelmişken, "öpülmüş dötün davası olmaz". Ha nedir, bi daha öptürmemek için ders çıkartırsın kendine. Bir de "giren şemsiye açılmaz", sen farkettiğine göre şemsiye girmiştir zaten, kasma, girdiği gibi çıkar. Düşünüp duruyorsun ya hani "şunu yapmasaydım, bu şemsiye bana girmezdi" diye, e belki de o şemsiyenin sana girmesinde hayır vardır, bilemezsinki onu...
Kabullenmek, dünyanın en zor işlerinden birisi ama. Başardığında insan, olgunluk oyununda bölüm sonu canavarını yenip bir üst seviyeye çıkmış oluyor.
Alışmak sevmekten daha zor geliyor demiş ya Sezen, alışmaktan kastedilenin bir ayrılık sonrası kabullenme olduğunu düşünmüşümdür ve hep bu cümlesine takılmışımdır şarkının, takibeden
sen yoksun kollarım boşluğu sarıyor un da etkisiyle. Acı verici bir şeyi kabullenmek çok zor, bu bir ayrılık olabilir, bir gerçek olabilir, tek ortak nokta kalbinde açtığı yaradır. İki insan arasındaki ayrılık bile çeşit çeşit değil midir? Dostça, muhabbetle ayrılanlar; kavga dövüş ayrılanlar; birbirlerini aldattıkları için ayrılanlar; severek ayrılanlar; nefret ederek ve kendine bunca zaman için küfrederek ayrılanlar; elden birşey gelmeyen ayrılıklar (ölüm); zaten başlayamadan ayrılanlar. Bu iki insanın illa karşı cinsten olması gerekmiyor sevgili okuyucu, iki dost, iki iyi arkadaş da olabilir bunlar. Sevgili kelimesi, illaki sonu yatakta biten ilişkilerin kahramanlarına denilmez, iki iyi arkadaş, iki gerçek arkadaş, birbirlerini sever (bak şimdi, bizim medyamızda küfür ve argo kelimelere karşı uygulanan politikanın bir sonucudur bu, şarkılarda bile herkes birbirini "sever", "bu gece gel sev beni" filan der, e sonuç olarak bu oldu, sevmek fiilinin içi boşaldı (veya fena doldu), yakında onu da yasaklarlar televizyonlarda).
Zor, gerçekten zor. Heleki o ayrılan iki insan birbirini sürekli görüyorsa. İşte yeni bir başka kavram, görmek, görüşmek artık dijital ortamda. Bugün facebook a girip herkesin durumunu görebiliyorsunuz, istediklerinizle görüşebiliyorsunuz da. Görüşmeyi tercih etmesen bile, her gün ayrıldığın kişiyi görmek, kabullenmeyi zorlaştırır. İki gün üç gün iyiyim dersin, sonra birden karşı tarafın o günkü durumunu (giydiği birşey, gittiği bir yer, vs) görüp yıkılırsın, dağılırsın. Onun için en azından başlarda görüşmemek lazım, tatile mi gidilir, bilgisayar mı kapatılır, artık orası görüşmenin çeşidine kalmış.
Neyin iyi neyin kötü olduğunu görebilmek için bütünü bilmek gerekir ki hayat sözkonusu olduğunda bütünü görebilmek, ancak, varsa öte dünyada mümkün olacak. Dolayısıyla, belki kadercilik diyeceksiniz ama, her işte bir hayır vardır felsefesini çok atlamamak gerek. Sen aklındaki doğrunun olması için elinden geleni ve hatta fazlasını yaptığına inanıyor musun, önemli olan o. Gerçekte o aklındakinin olup olmayacağı da değil söylemek istediğim, sen bunun olması için elinden geleni yaptın mı, veya o veya bu sebepten artık bu yoldan dönmek, daha fazla uğraşmamak gerektiğini mi düşünüyorsun. Eğer böyle düşünüyorsan, o zaman geriye birşey kalmamış yapacak, oturup kabullenme sürecine girmek lazım. Çok acı aslında bu cümleler, her olay için herkes için çok acı, ama böyle düşünüyorum ben, olaylardan tamamen bağımsız olarak.
İşin diğer tarafı da var elbette, kaderci olmamak, inandığın şeylere karşı direnmek kesinlikle lazım. Yoksa insan özgürlüğünü kaybeder, ruhunu kaybeder, hayatın amacı kalmaz, iki ucu açık bir boru haline gelir, bir taraftan yemeğin girdiği diğer taraftan atıkların çıktığı. Onun için bu soru önemli: "Aklındakinin olması için elinden geleni yaptın mı, veya o veya bu sebepten artık bu yoldan dönmek, daha fazla uğraşmamak gerektiğini mi düşünüyorsun". Bu aşamaya gelene kadar direnmek lazım, yanlış anlaşılmasın, ama bu aşamada isen, yapacak birşey kalmadıysa, kabullenmeyi de düzgünce yapmak lazım, yoksa insan yıpranır. Teslimiyet değildir bu, hayatın geri kalanını düzgün yaşamak adına kapatılan bir kapıdır belki.
İki bağlantı vereyim bu aşamada, başkalarının görüşlerini de bilmek lazım:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=kabullenmek
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=kabullenmeyi+%C3%B6%C4%9Frenmek&nr=y&pt=kabullenmeyi+ogrenmekSon olarak diyeceğim o ki, ortada bir sorun varsa, çözülemiyorsa, çözülmesi için yapılacak birşey kalmamışsa veya yoksa, olduğu gibi kabullenmek lazım. Sözkonusu sorun bir kişi ise ve yürekten çıkartılamıyorsa o kişi, yüreği genişletmek, ona da yer açmak lazım, çıkartmak değil. Kalbi geniş olmak lazım yani, bunu yapabilmek lazım. "Kalbinde yer yoksa güzelim, farketmez ben ayakta da giderim" kamyon yazısında olduğu gibi, durumu olduğu gibi kabul edip, sana biçilen rol ne ise ona devam etmek lazım. Ne güzel demiş Bülent Ortaçgil,
Anlamak Çözmeye Yetmez.. Şarkının sözlerinden alıntılar:
Gece gelmiş yatağım boş
Sen uzaktasın ben uzanmış
Anlamak çözmeye yetmez
Zaman geçmez sabah gelmez
Yine kendi kendime sormadan duramadım
Niye
seni böyle istiyorum diye,
Bulamadım...
----
Bülent Ortaçgil'in bu güzel şarkısını, Neredesin Firuze filminde Müslüm Gürses'in yorumuyla dinlemiştim ilk. Filmin konsepti gereği şarkılar türüne aykırı sanatçılarca icra edildiğinden, şarkıların orijinallerini de aradım buldum. Güzel bir şarkı, hem Müslüm Gürses yorumuyla, hem de Ortaçgil yorumuyla. Tüm sözleri:
Bu sabah yalnız uyandımSensiz olmaz, sensiz olmazTanıdık kokular yokSensiz olmazKahvaltım anlamsızdıSensiz olmaz, sensiz olmazİlk sigaram bile tatsızdıSensiz olmazAnlaşılan alışmışımSensiz olmaz, sensiz olmazBir verdiysem iki almışımSensiz olmazAşk bir dengesizlik işiSensiz olmaz, sensiz olmazDengeye dönüşen bir sevgiSensiz olmazYine kendi kendime sormadan duramadımNiye seni böyle istiyorum diye bulamadımYalnızlık zor, sokaklar çıkmazSensiz olmaz, sensiz olmazHep tekdüze, herşey dümdüzSensiz olmazAnlamak çözmeye yetmezSensiz olmaz, sensiz olmazBiraz telaşlı, huzursuzSensiz olmazYine kendi kendime sormadan duramadımNiye seni böyle istiyorum diye bulamadımGece gelmiş, yatağım boşSensiz olmaz, sensiz olmazSen uzaktasın, ben uzanmışSensiz olmazAnlamak çözmeye yetmezSensiz olmaz, sensiz olmazBiraz telaşlı, biraz huzursuzSensiz olmazYine kendi kendime sormadan duramadımNiye seni böyle istiyorum diye bulamadım